Resim tutkusu çocukluk yıllarına uzanan Aydan Ezgi Tapanyiğit, eserlerinde kusursuzluğu değil, kusurları resmediyor. Çünkü ona göre hikâye, düzen bozulunca başlıyor. Figüratif ve realist bir üslupla çalışan sanatçı, gündelik hayatın sıradan görünen anlarını; değişen ışık, renk, izler ve küçük ayrıntılar üzerinden yeniden yorumluyor. Gerçekliği olduğu gibi aktarmak yerine kendi bakışından geçirerek tuvale taşıyan Tapanyiğit, resimlerinde yaşanmışlığın bıraktığı izlere odaklanıyor. Sanat yolculuğunu ve kendine özgü resim anlayışını Aydan Ezgi Tapanyiğit ile konuştuk.

Öncelikle sizi ve sanat yolculuğunuzu tanıyabilir miyiz? Resim hayatınıza nasıl girdi?

Benim hikâyem biraz karikatürle başlıyor. Eskiden bankaların verdiği tarihli ajandaların içine karakterler çizer, konuşma balonları ekler, kendi kendime espriler yazardım. Bir de okula giderken kullandığımız o büyük resim çantasını evde şövaleye çevirip, herkes uyuduktan sonra üzerine kâğıt bantlayarak çizim yapardım. Kendimi de oldukça profesyonel hissediyordum tabii. (Gülüyor.)

Hazır çizimleri boyamayı hiç sevmedim. Çizgiyi de ben çizeyim, rengini de ben seçeyim istiyordum. Resim derslerindeki o meşhur tabak-meyve ikilisiyle de yıldızımız pek barışmadı.

Sonra İstatistik okudum. Aslında resimle matematiği birbirinden çok uzak görmüyorum; ikisinde de oran, denge, ilişki ve problem çözme var. Matematikte doğru cevabı arıyorum, resimde bazen doğru cevabı bilerek bozuyorum.

Sizi resim yapmaya devam ettiren en güçlü duygu nedir? Bir eser üretirken sizi harekete geçiren şey genellikle ne oluyor?

Kesinlikle merak.

Güzelliğin fazla düzenli hâliyle çok ilgilenmiyorum. Bir şey biraz bozulduğunda benim için daha ilginç olmaya başlıyor.

Mesela herkes dolu, kusursuz hazırlanmış bir tabağa bakarken ben yemek bittikten sonra kalan izlere takılabiliyorum. Kırıntılar, sosun bıraktığı şekil, kenara itilmiş bir çatal… Çünkü ilkinde bir kompozisyon var, ikincisinde yaşanmışlık.

Kusursuzluk bana biraz bilgi eksikliği gibi geliyor. İz yok, hikâye yok. Çizikleri, yer değiştirmeleri, geride kalanları daha çok seviyorum. Çünkü hikâye genellikle düzen biraz bozulduktan sonra başlıyor.

Sanırım ben nesnenin kendisinden çok, başına ne geldiğiyle ilgileniyorum.

Eserlerinizde hangi temalar ve konular öne çıkıyor? Bu temaların sizin için özel bir anlamı var mı?

Gündelik hayat ve natürmort diyebilirim. Masalar, yemekler, objeler, bazen figürler… Çok büyük anlatılardan ziyade gündelik hayatın kendi ritmi ilgimi çekiyor.

Rutin de işlerimde önemli bir tema. Aynı masaya defalarca oturuyoruz, aynı objeleri her gün görüyoruz ama görüntü hiçbir zaman gerçekten tekrar etmiyor. Işık değişiyor, renk değişiyor, biz değişiyoruz.

Sanırım ben tekrarın içindeki küçük farkları seviyorum. Kompozisyonu kurarken de biraz onların peşinden gidiyorum.

Teknik ve üslup açısından kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Zaman içinde sanat anlayışınızda nasıl bir değişim yaşandı?

Figüratif ve realist çalışıyorum. Detayı seviyorum ama birebir benzetmek benim için resmin amacı değil.

Bugün gerçekliği kusursuz biçimde kaydetmek zaten çok kolay. Bence ressamın işi artık gerçeği kanıtlamak değil, ona itiraz edebilmek.

Ben de referanstan yola çıkıyorum ama renkleri, ışığı, bazen oranları değiştiriyorum. Gerçekte gördüğüm şeyle benim onu nasıl hatırladığım arasında bir yerde resim oluşuyor.

Eskiden “Ne kadar benzedi?” kısmıyla daha çok ilgilenirdim. Şimdi gerçekle ne yaptığım daha çok ilgimi çekiyor.

Bir tabloyu ortaya çıkarırken nasıl bir süreç izliyorsunuz? Önceden tasarladığınız bir fikri mi tuvale aktarıyorsunuz, yoksa eser oluşurken kendiliğinden mi şekilleniyor?

Genellikle neyi resmetmek istediğimi biliyorum. Beni heyecanlandıran bir kare yakaladığımda ya da görüntü kafamda oluştuğunda çok beklemiyorum.

Başlangıçta kompozisyon benim için oldukça net. Ama başladıktan sonra ilk fikre körü körüne bağlı kalmıyorum. Bir şeyi çıkarabiliyorum, başka bir şeyi öne alabiliyorum; kararlar tuvalin üzerinde devam ediyor.

Eser süreç içinde değişiyor, evet; ama kendi kendine değil. Ben değiştiriyorum. (Gülüyor.)

Bir görüntüyle başlıyorum ama ona borçlu kalmıyorum.

Sanatın insan üzerindeki dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Sizin hayatınızda resim nasıl bir yere sahip?

İnanıyorum. Ama böyle çok büyük ve dramatik bir dönüşümden bahsetmiyorum aslında. Bazen sadece daha önce bakmadığınız bir şeye bakmaya başlamanız bile yeterince büyük bir değişim.

Resim benim için biraz öyle. Bir şeyi çizmeye başladığımda onunla ister istemez uzun zaman geçiriyorum. Bir noktadan sonra baktığım şey değişmiyor belki ama benim gördüğüm şey değişiyor. Normalde fark etmeyeceğim bir renk, masada kalmış küçücük bir iz ya da ışığın tuhaf bir yerde bıraktığı gölge birden önemli hâle gelebiliyor.

Galiba resim yaptıkça gündelik hayatta da daha çok şey görmeye başladım. Bu tarafını seviyorum. Çünkü hayat aslında sürekli çok ilginç şeyler sunuyor ama biz çoğunu görmeden geçiyoruz.

Resim benim için biraz görmeden geçmemek gibi.

Bugünden geleceğe baktığınızda sanatınızda gerçekleştirmek istediğiniz yeni bir yolculuk veya hayaliniz var mı?

İşlerimin farklı şehirlerde, farklı ülkelerde insanlarla karşılaşmasını çok istiyorum. Hiç tanımadığım birinin yaptığım bir resmin karşısında durup onda benim hiç düşünmediğim bir şey görmesi fikri beni gerçekten heyecanlandırıyor. Bir eserin sizden çıktıktan sonra kendi hayatına başlaması çok güzel bir şey.

Resimlerimin yalnızca tuvalde kalmasını da istemiyorum. Mekânla, tasarımla ve farklı disiplinlerle buluştuğu işler üretmek, kendi dilimi başka ölçeklerde görmek istiyorum.

Belki de en büyük hayalim, yıllar sonra geriye baktığımda bugün tahmin edemediğim işler yapmış olmak.