Yaşamını Paris ve Bern arasında sürdüren çağdaş ressam Pınar Civan, üretimini farklı coğrafyaların hafızasıyla besleyen ve kendini “göçebe” olarak tanımlayan bir sanatçı. Avrupa’nın birçok kentinde sergiler açan, sanat fuarlarına katılan ve üniversitelerde “Feminist Sanat” üzerine konuşmalar yapan Civan ile sanat yolculuğunu, üretim anlayışını ve eserlerinin ardındaki çok katmanlı dünyayı konuştuk.

– Uzun yıllardır farklı ülkelerde yaşıyor ve üretiyorsunuz. Bu yolculuk sanatınızı nasıl şekillendirdi?

“Yaklaşık yirmi yıldır farklı ülkelerde yaşıyor ve üretiyorum. Bugün yaşamımı Paris ve Bern arasında sürdürüyorum ancak Afrika’da geçirdiğim yıllar ile Latin Amerika ve Asya yolculuklarım sanat pratiğimin ayrılmaz bir parçası oldu. Kendimi hâlâ bir göçebe olarak tanımlıyorum. Yol boyunca karşılaştığım insanlar, hikâyeler, diller, sesler ve renkler zamanla resimlerimin doğal malzemesine dönüştü. Artık köklerimin nerede başlayıp bittiğini söylemek zor; coğrafyalar da tıpkı katman katman oluşan resimlerim gibi birbirine karışıyor.”

– Resimleriniz nasıl doğuyor?

“Resim benim için her şeyden önce sezgisel bir yolculuk. Tuvalin karşısına geçtiğimde önceden hazırlanmış bir kompozisyon ya da eskiz olmuyor. Beni çoğu zaman birkaç kelime, bir şiir dizesi, bir şarkı ya da anlatmak istediğim duygu yönlendiriyor. Bazen bu kelimeler doğrudan tuvalin üzerine taşınarak resmin bir parçasına dönüşüyor. Soyut dışavurumcu bir anlayışla çalışıyorum. Son yıllarda figüratif çağrışımlar görülse de üretimimin merkezinde hâlâ sezgi ve özgür ifade var. Resimlerimin belirli bir hikâye anlatmasından çok izleyicide bir duygu ya da kişisel çağrışım yaratmasını önemsiyorum.”

– Feminist bakış açınız üretiminize nasıl yansıyor?

“Kendimi feminist bir sanatçı olarak tanımlıyorum çünkü feminizm benim için kadınların görünür olabilme ve var olabilme mücadelesidir. Sanat tarihinde kadın sanatçıların görünmez kılınması bu konudaki düşüncelerimi şekillendirdi. Dünyanın farklı coğrafyalarında tanıdığım kadınlar da bu mücadelenin evrensel olduğunu gösterdi. Bu nedenle eserlerimin yanı sıra kadın atölyeleri düzenliyor ve üniversitelerde yaptığım konuşmalarla kadınların sanat dünyasındaki yerini görünür kılmaya çalışıyorum. Sanat benim için yalnızca estetik bir ifade alanı değil, aynı zamanda bir söz söyleme biçimi.”

– Üretim sürecinizde bedeniniz ve kullandığınız malzemeler nasıl bir rol oynuyor?

“Resim yapmak benim için son derece fiziksel bir eylem. Tuval karşısında bedenin hareketi ve jestler üretimin ayrılmaz bir parçası. Tuvalle aramda sürekli bir enerji alışverişi var. Malzeme seçiminde de aynı özgürlüğü benimsiyorum. Akriliğin yanı sıra pas, zift, kül, kum, alçı, çimento ve yolculuklarım sırasında topladığım kâğıtlar ile farklı yüzeyleri kullanmayı seviyorum. Bu malzemeler çoğu zaman daha resim başlamadan onun bir parçası olacaklarını hissettiriyor.”

– Kendinizi göçebe olarak tanımlıyorsunuz. Buna rağmen Türkiye’nin eserlerinizdeki yeri nedir?

“Türkiye benim için tükenmeyen bir hafıza kaynağı. Türkçe, edebiyatımız, müziğimiz, mitolojimiz ve İstanbul’un belleği içimde yaşamaya devam ediyor. Çocukluğumda Boğaz’da yüzerek büyüdüm. O sesler, kokular ve imgeler bazen hiç beklemediğim bir anda resimlerime geri dönüyor. Resimlerimi duygusal bir arşiv olarak görüyorum. Belirli olayları değil, bir anın ya da bir karşılaşmanın bende bıraktığı hissi kaydetmeye çalışıyorum. Tuvalde biriken katmanlar da aslında biriken deneyimlerin ve duyguların izleri.”

– Sanatçı olmaya uzanan yolculuğunuzda dönüm noktası neydi?

“Çocukluğumdan beri üreten biriydim ancak uzun yıllar daha güvenli görünen meslekleri tercih ettim. Asıl kırılma Afrika’da yaşadığım yıllarda gerçekleşti. Orada korkularımla yüzleşirken bir gün kendime, “Hayatın bu kadar büyük risklerini göze alabiliyorsam neden en çok sevdiğim şeyi yapmayayım?” diye sordum. O günden sonra resim yalnızca hayatımın bir parçası değil, hayatımın kendisi oldu. Sanatçı olmak benim için bir meslekten çok bir varoluş biçimi; üretmek ise doğal hâlim.”

– Eserlerinizi “a p’art of me” ve “kaotik bir uyum” olarak tanımlıyorsunuz. Bu ifadeler sizin için ne anlatıyor?

“Resimlerim bana dair izler taşıyor ancak onları otobiyografik anlatılar olarak görmüyorum. Soyut resim bana hem kendimi ifade etme hem de bazı duygularımı koruyabilme özgürlüğü veriyor. Bu yüzden her eserimde kendimden bir parça olduğunu düşünerek “a p’art of me” demeyi seviyorum. Eserlerimi “kaotik bir uyum” olarak tanımlıyorum çünkü yaşamın kendisi de düzensiz ama kendi içinde anlamlı, kırılgan ve aynı zamanda güçlü. Resimlerimde görünür kılmaya çalıştığım şey tam da bu çok katmanlı varoluş hâli.”