Oyuncu Hayal Köseoğlu için resim, yalnızca bir üretim alanı değil; zihninin sesini susturduğu, kendisiyle baş başa kaldığı ve bazen farkında olmadığı duygularla karşılaştığı kişisel bir alan. Çocukluk yıllarından beri hayatında olan resme bir dönem ara verse de yeniden tuvalin karşısına geçtiğinde artık aynı kişi olmadığını fark eden Köseoğlu, bugün üretimlerinde öfke, adalet, güç, korku ve kadınlık gibi yoğun duyguların izini sürüyor. Oyunculukta bir karakterin ardına saklanabilen sanatçı, resimde ise arada hiçbir karakter olmadığını söylüyor: “Resimde o kadar saklanacak bir yer yok.”
Hayal Köseoğlu’nun ChiArt Gallery’de Serap Görünme ve Mehmet Sinan Kuran’la birlikte yer aldığı Kanzen sergisi, eserlerinin izleyiciyle buluştuğu ilk sergi deneyimi oldu. Büyük tuvallerden daha küçük yüzeylere yöneldiği yeni çalışmalarında “sığamamak” duygusunu araştıran Köseoğlu; optik hareket, ışık, neon etkiler ve farklı yüzeyler üzerine de denemelerini sürdürüyor. Bir yandan Muhtemel Aşk dizisiyle oyunculuk kariyerine devam ederken diğer yandan resimde kendisine kesin sınırlar koymadan, merakının götürdüğü yere doğru ilerliyor.
Resim ve oyunculuğun kesiştiği noktaları, üretim sürecini, Kanzen sergisinin onda bıraktığı izleri ve yeni çalışmalarını Hayal Köseoğlu ile keyifli bir sohbet eşliğinde konuştuk.
SANAT DERGi: Çocukluğunuzdan beri resimle bir bağınız var ama bir dönem tuvalden uzak kaldınız. O yıllarda sizi resimden uzaklaştıran neydi? Yeniden döndüğünüzde kaldığınız yerden mi devam ettiniz, yoksa başka bir hayalle mi tuvalin karşısına geçtiniz?
HAYAL KÖSEOĞLU: Aslında resimden bilinçli bir şekilde uzaklaşmadım. Hayat araya girdi. Oyunculuk, çalışma temposu, başka hırsların yanında bir noktada resim biraz geri planda kaldı ama hiçbir zaman tamamen hayatımdan çıkmadı. Tekrar başladığımda da kaldığım yerden devam etmiş gibi hissetmedim. Çünkü ben de değişmiştim. Çocukken resim yapmak daha çok oyun gibi bir şeydi benim için. Şimdi çok daha kişisel, daha karanlık, daha bir ifade yöntemi olarak kullandığım bir yerden geliyor. O yüzden biraz yeniden tanışmak gibi oldu.
SANAT DERGi: Tuvalin karşısına geçtiğinizde zihninizde neler değişiyor? Resim yapmak sizin için bir tür terapi mi, yoksa sadece sevdiğiniz şeyi yaptığınız bir alan mı?
HAYAL KÖSEOĞLU: Terapi demek istemiyorum açıkçası çünkü terapi başka bir şey. Ama kafamın sesini kıstığı kesin. Ben normalde aynı anda çok fazla şey düşünen biriyim. Resim yaparken o biraz duruyor. Saatler geçmiş oluyor mesela, hiç fark etmiyorum. Bir de kimseye bir şey açıklamak zorunda olmadığım bir alan. Neden öyle yaptım, ne anlatmak istedim, bunlar bana ait kalıyor. Hatta bazen ben de sonradan anlıyorum.
SANAT DERGi: ChiArt Gallery’de Serap Görünme ve Mehmet Sinan Kuran’la birlikte yer aldığınız Kanzen sergisi, eserlerinizin izleyiciyle buluştuğu ilk sergi deneyimi oldu. Bu süreç sizin için nasıl geçti? Eserlerinizi ilk kez bir sergi ortamında izleyiciyle buluşturduğunuzda neler hissettiniz?
HAYAL KÖSEOĞLU: Benim işlerimin ilk kez böyle bir ortamda izleyiciyle buluşması açısından benim için çok önemliydi. İnsan kendi yaptığı resmi evde ya da atölyede başka görüyor, galerinin duvarında görünce başka. Bir anda senden çıkmış gibi oluyor.
Oyunculukta seyirci karşısına çıkmaya alışığım ama orada arada bir karakter var. Resimde o kadar saklanacak bir yer yok. Biraz daha çıplak hissettirdi bana. Hem çok heyecanlandım hem de garip bir şekilde ilk defa gerçekten görüldüğümü hissettim diyebilirim.
SANAT DERGi: Sergide kaç eseriniz yer aldı? Tüm bu çalışmaları hazırlarken nasıl bir üretim sürecinden geçtiniz?
HAYAL KÖSEOĞLU: Sergide üç eserim yer aldı. Ama bu eserleri Kanzen için üretmedim. Daha önce yaptığım işler arasından sergi için seçildiler. O yüzden üçünü de tek bir üretim sürecinin parçaları gibi anlatamam aslında. Farklı zamanlarda, farklı ruh hâllerinde yapılmış işlerdi. Zaten benim resim yapma biçimim de çok planlı programlı değil.
Bazen kafamda bir fikir çok uzun süre dolaşıyor, sonra resmi çok hızlı yapıyorum. Bazen de tam tersi, tuvale başlıyorum ve resim ilerledikçe ne yapmak istediğimi buluyorum. Çok sık fikir değiştiriyorum. Bir noktada resimle biraz kavga etmeye başlıyorum zaten. Genelde iyi bir yere de o çatışmanın sonucunda gidiyor.
SANAT DERGi: Kanzen sergisinden bahsederken, serginin oyunculukta zaman zaman ortaya çıkan daha karanlık tarafınıza küçük bir mercek tuttuğunu söylediniz. Bu ifadenizi biraz açar mısınız? Resim yaparken ortaya çıkan bu tarafınız size ne anlatıyor?
HAYAL KÖSEOĞLU: Benim karanlık dediğim şey aslında karamsarlık değil. Daha çok yoğun duygularla ilgili. Öfke, adalet duygusu, güç, korku, kadınlık, şiddet… İnsanlığın saklamak zorunda kaldığı taraf. Bunların hepsi beni çok besliyor. Güzel bir şeyin içinde rahatsız edici bir şey olmasını da çok seviyorum.
Oyunculukta bunları, dediğim gibi, bir karakter üzerinden yaşıyorum. Resimde arada karakter de yok. Dolayısıyla daha filtresiz bir şey çıkabiliyor ortaya. Bazen resmi bitirip karşısına geçtiğimde ben de kendimle ilgili bir şey fark ediyorum. O yüzden resim bana bir şey anlatmıyor aslında. Daha çok bilinçaltıma ışık tutuyor diyebilirim. Rorschach testi gibi. O tarz, tamamen Rorschach’tan esinlendiğim iki eserim de var zaten.
SANAT DERGi: “Kanzen” Japoncada tamamlanmışlık, bütünlük ve tamlık gibi anlamlara geliyor. Serginin bu ismi sizin için nasıl bir anlam taşıyordu? Kendinizde ya da sanat yolculuğunuzda tamamlanan bir şeye mi işaret ediyor?
HAYAL KÖSEOĞLU: Ben tamamlanmışlığı kusursuzluk gibi görmüyorum artık. Hatta bence insan biraz da sevmediği, karanlık bulduğu, çelişkili taraflarını kabul ettiğinde bütün oluyor. Kanzen ismini de o yüzden seviyorum. Ama “artık tamamlandım” gibi bir yerden değil tabii. Umarım hiçbir zaman öyle hissetmem zaten; tamamlanmış hissetmek çok sıkıcı olurdu herhâlde. Daha çok kendimin kendime bile uyumsuz olan taraflarını da kabul etmek, onlara da alan açmak gibi geliyor bana.
SANAT DERGi: Eserlerinize verdiğiniz isimler oldukça güçlü; Rage, Justice, Medusa, The Huntress gibi… Bir esere isim verirken nasıl bir süreç yaşıyorsunuz? Önce eser mi ortaya çıkıyor, yoksa bazen isim bir fikrin başlangıç noktası olabiliyor mu?
HAYAL KÖSEOĞLU: İkisi de oluyor.
Bazen önce tek bir kelime geliyor aklıma ve bütün resim oradan çıkıyor. Bazen de resmi bitiriyorum, bakıyorum ve adı sonradan geliyor.
Çok açıklayıcı isimleri sevmiyorum. Resmi tamamen tarif etsin istemiyorum. Daha çok küçük bir ipucu gibi olsun istiyorum.
Rage, Justice, Medusa, The Huntress… Dönüp bakınca hepsinde güç, öfke, kadınlık, savunma gibi şeyler var. Demek ki ben de dönüp dolaşıp biraz oralara gidiyorum.
Oyunculukta bir karaktere hayat verirken yönetmen, senaryo ve ekip gibi birçok kişinin yaratıcı katkısı oluyor. Resim yaparken ise kararların tamamı size ait. Bu özgürlük sizin için nasıl bir duygu?
Çok özgürleştirici ama aynı zamanda biraz korkunç. Çünkü kötü olduysa suçlayacak kimse yok. (😊)
Oyunculuğun kolektif tarafını çok seviyorum. Bir sürü insan bir araya geliyor ve ortaya tek bir şey çıkıyor.
Resimde ise yalnızsın. Ne yapacağına, neyi bozacağına, neyi sileceğine, ne zaman bırakacağına sen karar veriyorsun. Sanırım ikisine de ihtiyacım var. Biri paylaşmayı ve teslim olmayı öğretiyor, diğeri de tamamen kendi kararının arkasında durmayı.
SANAT DERGi: Resim ve oyunculuk birbirinden farklı iki alan gibi görünse de ikisi de sizin için bir anlatım biçimi. Sizce bu iki alan birbirini besliyor mu?
HAYAL KÖSEOĞLU: Bence çok besliyor. İkisinde de aslında çok fazla gözlem var. İnsanlara, yüzlere, bedenlere, bakışlara, küçücük hareketlere bakıyorsun.
Oyunculuğun resmime karakter ve duygu açısından çok şey kattığını düşünüyorum. Resim de bana ışığa, renge, kompozisyona başka türlü bakmayı öğretti. Sonuçta iki yöntemle de bir duyguyu, bir hikâyeyi görünür, sezilir hâle getirmeye çalışıyorum.
SANAT DERGi: Resim çalışmalarınızın bundan sonraki yolculuğunda neler yapmak istiyorsunuz? Yeni sergiler, farklı teknikler ya da denemek istediğiniz başka alanlar var mı?
HAYAL KÖSEOĞLU: Normalde büyük tuvaller üzerine çalışırken, bir süredir daha küçük tuvallere yöneliyor ve “sığamamak” duygusundan yola çıkan bir seri üzerinde çalışıyorum. Bunun yanında tuval üzerinde farklı dokuları araştırdığım çalışmalarım da devam ediyor. Anatomi, perspektif ve kontrast üzerine kendimi geliştirmeye çalışırken, bir yandan da üretim alanımı farklı denemelerle genişletiyorum.
ChiArt Gallery ile yürüttüğümüz proje, eserlerimin sergi alanında farklı bir bağlamda karşılık bulmasını görmemi ve üretim sürecindeki seçimlerime biraz daha dışarıdan bakmamı sağladı. Bir eserin sanatçının zihninde ve atölyesinde başlayan yolculuğunun, sergi alanında başka bakışlarla karşılaşması benim için üretimin tamamlayıcı bir parçası. Bu süreç, yeni şeyler denemeye ve farklı yönlere bakmaya olan merakımı da besledi.
Bir süredir optik hareket, ışık, neon etkiler ve farklı yüzeyler özellikle ilgimi çekiyor. Bunların resimde nasıl bir karşılık bulabileceğini merak ediyor, deneyerek keşfetmeyi seviyorum. Bazen büyük ölçekli işler yapmak, bazen çok daha küçük yüzeylerde çalışmak beni heyecanlandırıyor. Farklı seriler üzerinde aynı anda çalışmanın da beni daha özgürleştirdiğini fark ettim. Tek bir esere fazla odaklandığımda mükemmeliyetçiliğin içinde, resmin aslında nerede tamamlandığını görmek zorlaşabiliyor. Birden fazla iş ve farklı arayışlar arasında hareket etmek ise zihnimi daha çok besliyor.
Sanırım benim için üretim, biraz da bu dengeyi kurabilmekle ilgili; bir yandan kontrol etmek, bir yandan da resmin kendi yönünü bulmasına izin vermek. Yeni bir şeyden etkilenmek, onu denemek, bazen başka bir yere varmak ve oradan yeniden yola çıkmak hoşuma gidiyor. Bu nedenle kendime şimdiden “Benim tarzım bu” demek istemiyorum.
Resmin benim için hâlâ özgür bir oyun ve keşif alanı olarak kalmasını istiyorum. Devam etmek, daha fazla üretmek, yeni seriler oluşturmak ve bütün bu arayışların beni zaman içinde nereye götüreceğini görmek istiyorum. Bunu geçici bir heves olarak görmüyorum; aksine, sürekli değişen meraklarımın ve yeni şeyler deneme isteğimin üretimimin doğal bir parçası olduğunu düşünüyorum.
SANAT DERGi: Şu sıralar Muhtemel Aşk dizisinde izleyici karşısındasınız. Oyunculuk tarafında yoğun bir dönem geçiriyorsunuz. Bu süreçte set ve resim çalışmalarınızı bir arada yürütmek nasıl bir deneyim oluyor?
HAYAL KÖSEOĞLU: Bazen bayağı zor oluyor açıkçası. Set hem fiziksel hem zihinsel olarak çok vakit alan bir şey. Eve geldiğimde resim yapacak enerjim her zaman kalmıyor.
Ama enteresan şekilde çok yoğun olduğum dönemlerde resim yapma isteğim de artıyor.
Çünkü dediğim gibi, resmin zihni dinginleştirme özelliği çok fazla. İkisini aynı dönemde yapacak enerjiyi bulduğumda tam da bu yüzden kendimi daha dengede hissediyorum.