Şerivan Tutuş, göç, kimlik ve hafıza temalarını odağına alan disiplinler arası bir sanatçıdır. Resim, müzik ve performansı bir araya getirdiği üretimlerinde bireysel deneyimlerle toplumsal belleğin katmanlarını sanatsal bir dille görünür kılıyor. Çalışmaları, aidiyet, yer değiştirme ve hatırlama kavramları etrafında şekillenirken izleyiciyi de bu çok katmanlı anlatının bir parçası olmaya davet ediyor.

Türkiye’nin yanı sıra İspanya, Portekiz, İsveç ve Avusturya’da kişisel sergiler, performanslar ve sezgisel resim atölyeleri gerçekleştiren sanatçı, uluslararası sanat projelerinde de aktif olarak yer alıyor. Farklı disiplinleri ve kültürel deneyimleri bir araya getiren üretim pratiği, sanatını evrensel bir ifade alanına dönüştürüyor.

 

Şerivan Tutuş:

“Sanatçı Manifestosu”

“Sanat pratiğim, sesin geçiciliği ile resmin kalıcılığı arasındaki o kırılgan eşikte şekilleniyor. Müziği yalnızca duyulan bir unsur olarak değil, bedenin ve belleğin içinde iz bırakan görünmez bir titreşim olarak düşünüyorum. Tuvale aktardığım şey bir melodinin görsel temsili değil; o anın duygusal frekansı, hafızada bıraktığı yankı ve insanın iç dünyasında açtığı boşluk. Göç, kimlik, mekân ve aidiyet gibi kavramlar da bu nedenle işlerimin merkezinde yer alıyor. Çünkü insan bazen bir coğrafyayı değil, o coğrafyanın sesini, ritmini ve hafızasını taşır içinde. Benim için resim, görünmeyen bu içsel arşivi görünür kılma biçimi. Müziğin akışkan doğasını renklerle durdurmaya çalışırken aslında zamana karşı bir kayıt tutuyor; sessizliğin içinde saklı kalan hikâyeleri ortaya çıkarmaya çalışıyorum.

Gerçekleştirdiğim performanslar ve sezgisel resim atölyeleri ise bu pratiğin kolektif tarafını oluşturuyor. İspanya, Portekiz, Viyana, İsveç ve Türkiye’de farklı kültürlerle kurduğum temas bana şunu gösterdi: İnsan, kelimelerden önce ritimle ve sezgiyle iletişim kuruyor. Atölyelerde katılımcıları teknik kaygılardan uzaklaştırıp müzik eşliğinde kendi iç sesleriyle karşılaşabilecekleri bir alana davet ediyorum. Orada resim, bir “sonuç” üretmekten çok, kişinin kendi belleğiyle ve varoluşuyla temas kurduğu düşünsel bir deneyime dönüşüyor. Ben sanatın, insanı kendi iç hakikatine yaklaştırabildiği ölçüde güçlü olduğuna inanıyorum. Bu yüzden işlerimde ses, yalnızca işitilen bir şey değil; mekânı dönüştüren, belleği taşıyan ve insanı kendi kökleriyle yeniden buluşturan yaşayan bir hafıza biçimi olarak var oluyor.”