Müziği yalnızca sesin teknik gücüyle değil, duygu, yaratıcılık ve kişisel ifade alanıyla ele alan Ayşegül Aykaç; sahnedeki müzisyen kimliğinin yanı sıra vokal koçluğu çalışmalarıyla da kendine özgü bir yol çiziyor. Farklı disiplinlerle kurduğu bağ, konserleri, tiyatro çalışmaları ve vokal koçluğu deneyimi, onun müziğe çok yönlü bakışını ortaya koyuyor. Kendi sesini ve sanat anlayışını yıllar içinde geliştiren Aykaç, bugün de üretmeye, sahneye çıkmaya ve yeni projeler geliştirmeye devam ediyor.

Onun müzikle kurduğu bağ ise profesyonel hayatından çok daha önce, şarkı söyleyen bir evde başladı. Anneannesinin mutfakta şakıyan sesi ve annesinin sofralara nağmeleriyle ettiği eşlik, Aykaç’ın sesini keşfetmesinin ilk adımlarını oluşturdu. Yıllar içinde aldığı eğitimler, sahne deneyimleri ve farklı sanat disiplinleriyle kurduğu ilişkiler, onu bugün hem üreten hem de başka sanatçıların kendi seslerini bulmasına rehberlik eden bir müzisyene dönüştürdü.

Aykaç’ın sanat anlayışının merkezinde ise tek bir düşünce öne çıkıyor: Kendi sesini bulmak ve o sese kendi imzasını atmak. Öğrencilerine ilk derste söylediği “Şarkıya kendi imzanı at!” cümlesi, aslında onun kendi müzik yolculuğunun da bir özeti. Ayşegül Aykaç ile müzikle başlayan yolculuğunu, üretim serüvenini, sahne ve tiyatro deneyimlerini, vokal koçluğuna bakışını ve yeni projelerini konuştuk.

Müzikle kurduğunuz bağın ilk yıllarından bugüne uzanan yolculuğunuza baktığınızda, sizi bugünkü Ayşegül Aykaç yapan dönüm noktaları neler oldu?

-Şarkı söyleyen bir evde büyümek, müzikle küçük yaştan itibaren organik bir bağ kurmama sebep oldu. “Şarkı söyleyen ev” diyorum; çünkü anneannemin mutfakta şakıyan sesiyle annemin kurduğumuz sofralara nağmeleriyle ettiği eşlik, benim de büyüdükçe kendimi sesimle var etmeye başlamamı sağladı. İlk dönüşüm ailede başladı yani.

İkinci dönüşümü lise ve üniversitede keman öğretmenim olan Hakan Şensoy’un beni Erasmus öğrenci değişim programıyla İtalya’ya gitmem için teşvik etmesiyle yaşadım. Müzikoloji bölümü öğrencisi olarak ilk defa sahnede şarkı söyleyecektim. Bu ilk, hayatımın geri kalanını şarkı söyleyerek geçirmek istediğimi anlamam içindi sanki.

Ve üçüncü dönüşüm, ses eğitmenim Cavit Murtezaoğlu ile tanıştığım dönemdir. Yanlış hatırlamıyorsam 2012 yılıydı. Üniversiteden mezun olalı epey vakit geçmişti. Tesadüfi bir şekilde tanıştık. Şarkı söylemenin ve bir eğitmen olarak şarkı söyletmenin tüm inceliklerini kendisinden öğrendim. Uzun bir çalışma dönemimiz oldu birlikte. Maalesef kendisini pandemide kaybettik. Dönüşümün asla bitmeyeceği bir yol adresi verdi bana. Müteşekkirim.

Bugüne kadar müzik, sahne ve tiyatro alanında pek çok farklı çalışmanın içinde yer aldınız. Bu projeler sizin sanat anlayışınızı ve üretim biçiminizi nasıl şekillendirdi?

-“Farklı disiplinlerle çalışmak”, “şarkı söyleme” tanımımı daha da güçlendirdi. Öğrencilerim bilirler, onlara “Haydi, şarkıyı oynayın.” derim. Bunu yapabilmek için ses eğitimindeki form tekniklerinden faydalanıyoruz tabii ki. Ama bu tanım, özellikle oyuncuya kendi mesleğiyle ilgili bir ipucu veriyor. Metni oynamak ve şarkıyı oynamak aynı paralellikte bence. İşimiz duygu tasarımı.

Büyülü ve özgün bir sesiniz var. Albüm ve single çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Önümüzdeki dönemde dinleyiciyle buluşturmayı planladığınız yeni projeleriniz var mı?

Yurt içi ve yurt dışı konserlerim oluyor. Mikrotonal gitar ve klasik gitarla yürüttüğüm iki ayrı projem var; eşim Tolgahan Çoğulu ve dostum Efgan Rende ile.

Eylül ayı ortası gibi Efgan Rende ile yeni bir single çıkacak. Tolgahan Çoğulu ile de eylül sonuna doğru Norveç’te bir gitar festivalinde çalacağız. Onun dışında, Kumbaracı 50 ile sekiz sezondur devam eden “Nihayet Makamı” oyunumuz var. Bu sezon da devam edebilir.

Ayrıca minik dinleyicilerim için de yeni bir projeye başladım. Bu da beni ayrıca heyecanlandırıyor. Detay vermeyeceğim, sürpriz olsun.

Müzik ve tiyatroyu bir araya getiren “Mor ve Ötesi Müzikali: ARAF” projesinde vokal koçu olarak görev aldınız. Bu proje sizin açınızdan nasıl bir deneyimdi?

-Oyuncu, kendi sesini karakterize ederek hem metni hem de şarkıyı oynuyor. Büyülü bir iş. Ben sadece oyuncunun kendi sesiyle karakterize etmek istediği ses arasındaki ilişkiyi kurmasına yardımcı oluyorum. Sanatçının sesi hikâyenin bir parçası olduğunda karakter güçleniyor. Tabii bunu ortaya çıkarmak için de sesin potansiyelini bilmek ve pratiklerle desteklemek gerekiyor.

ARAF müzikali, bir sesin karakterize olması ve bir şarkının nasıl oynanması gerektiğini görmek için şahane bir projeydi.

Vokal koçluğu yaptığınız sanatçılarla çalışırken yalnızca teknik konulara değil, sanatçının kendine özgü sesine ve yorumuna da alan açmak gerekiyor. Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

-Öğrencilerime daha ilk derste söylediğim cümle, “Şarkıya kendi imzanı at!” demek oluyor. Bu cümle aynı zamanda içerisinde birçok cevabı barındırıyor.

Kendi sesini değiştirmeden, potansiyelini ve sınırlarını bilmesi başlangıçta çok önemli. Tabii ki ses kası; form teknikleri açısından gelişen, aralık olarak genişleyen ve aynı zamanda güçlenen bir yapı. Önemli olan, kişinin kendi ses imkânlarını bilmesi, geliştirmesi ve şarkılara kendi yorum ve üslubunu katabilmesi.

Şarkıya kendi imzasını atabilmesi için alan açılması gerekli. Bu da şarkının onun için ne anlam ifade ettiği, dinleyiciye hangi duyguyla aktarmak istediği gibi çalışmalarla desteklenirse mümkün olabilir.

Yıllar içinde hem sahnede hem de perde arkasında edindiğiniz deneyimler, insan sesi ve performansına bakışınızı nasıl değiştirdi? Bugün bir sanatçının sesini dinlerken geçmişte fark etmediğiniz neleri duyabiliyorsunuz?

-Burada önemli olan, dediğim gibi, kişinin kendi sesine o kendine has olma durumunu aktarabilmesi. Müzikal kimliğimizi bulmak için tabii ki geçmişimizden izleri takip ediyor ve uygulamaya çalışıyoruz. Fakat benim için müziğin Nirvana’sı dediğimiz şey yaratıcılıktan geçiyor. Müzik, insanın sürekli kendisini tekrar ettiği bir alan olmamalı.

Bugün bir sanatçıyı dinlerken, kendisini ve sesini zaman içerisinde nasıl geliştirdiğine bakıyorum. Ses, sonsuz bir yaratıcılık kapsıyor.

En son okuduğum bir kitaptan alıntı da şöyle diyor: “İnsan kendine dünyada bir yer edinince eşsiz bir müzik dinliyormuş gibi hisseder.” Bence o eşsiz müziği yaratmak da edindiğimiz o yere bağlı.

Bugün geriye dönüp sanat yolculuğunuza baktığınızda, müziğin size kattığı en önemli şey ne oldu? Bundan sonraki süreçte kendiniz ve sanatınız için nasıl bir yol çizmek istiyorsunuz?

-Müziğin bana açtığı o sonsuz alanla kendi imzamı atmaya ve o imzayı geliştirmeye devam ediyorum. Hayatta olduğu gibi müzikte de dönüşüm kaçınılmaz.

Müzik hayatıma baktığımda, en büyük dönüşümü şu an kendi versiyonumuzun en iyisi olduğumuzu kabul etmemiz gerektiğini anlamamla yaşadım. Mükemmeliyetçilik, kusursuz olma psikolojisi bizi ister istemez aşağı çekiyor.

Kendime ve öğrencilerime daima hatırlatacağım:

“Şu an kendinin en iyi versiyonusun. Bırak da onu bir görelim.”